Meridiem # 3 (Türkçe): Düşük büyüme oranı Türkiye ekonomisi hakkında çok şey söylüyor
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 1 Haziran'da 2026 yılının ilk çeyreğine ait GSYH büyüme tahminlerini ve verilerini yayımladı. Üç aylık veriler, bir önceki yılın aynı çeyreğiyle karşılaştırıldığında yüzde 2,5 oranında büyümeye işaret ediyor. Bununla birlikte, bir önceki çeyreğe göre değişim oranı yüzde 0,1 düzeyinde kalmış. Veriler, politika yapıcıların 2026 büyümesinin yalnızca orta vadeli ekonomik program tahminlerinin altında kalmakla kalmayıp aynı zamanda Türkiye ekonomisinin tarihsel ortalamalarının da belirgin biçimde altında kalacağına dair endişelerini derinleştirdi.
Bu neden önem taşıyor?
Öncelikle, büyüme verileri orta vadeli büyüme görünümü açısından kaygı verici sinyaller veriyor. Türkiye ekonomisinde finansal piyasaların derinleşmesine ve inşaat ile hizmetler sektörünün önemine karşın, sanayi faaliyetleri orta vadeli büyüme beklentilerine ilişkin en sağlıklı göstergeyi sunuyor.
Aşağıda, TÜİK tarafından yayımlanan ve 2026 yılının ilk çeyreğinde ekonomik faaliyet dalları genelindeki yüzde değişimi gösteren grafiği paylaşıyorum. Belirgin biçimde görüldüğü üzere, sanayideki yüzde 0,8'lik gerileme genel büyüme hızını aşağı çekmiş. Hizmetler sektöründeki bu sıçrama, ülkedeki sanayinin zayıf performansını telafi edecek düzeyde değil.

İkinci nokta büyüme stratejisiyle ilgili ve tüketimin ağırlığına dair. Bir önceki yılın aynı çeyreğiyle kıyaslandığında, hanehalkı tüketimi büyümeye en yüksek katkıyı sağlamaya devam ederken, sabit sermaye oluşumundaki büyüme oldukça sınırlı. Bu durum, Türkiye'de son üç yılda yerleşik hale gelen (ya da yeniden benimsenen) büyüme modelinin değişeceğine dair herhangi bir işaret taşımıyor.
Hatırlatmak gerekirse, 2021 sonundan 2023 ortasına kadar süren kısa bir dönemde yaşanan kur değer kaybı ve yoğunlaşan sanayi politikası söylemi (yeni ekonomik model olarak adlandırılan), emek yoğun ve ihracata yönelik sektörleri canlandırdı. 2010’lardaki Kur değer kayıplarıyla, düşük faiz oranlarıyla ve yeni ihracatçıları hedef alan spesifik teşvikler ve ucuz kredilerle bir araya geldiğinde, bu adımlar ve olanlar birçok gözlemcinin Türkiye'nin 2000'lerin başındaki büyüme stratejisinin sona erdiğini ileri sürmesine yol açtı. Ancak geriye dönüp bakarak, ihracat odaklı büyüme stratejisinin (hem beklendiği hem de ironik biçimde) ödemeler dengesi sorunları nedeniyle rafa kaldırıldığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bu girişimi destekleyen benzer sektörlerin talepleri zayıflamış olsa da varlığını sürdürüyor. 2021-23 dönemi, büyük sanayicilere başka açılardan (döviz cinsinden mevcut borçlarını yönetmek için ucuz lira kredisi imkânı sunarak) yarar sağladı diye eklemek lazım. Söz konusu adımlar, 2021-23 döneminde iktidar bloğu içindeki yeni ihracatçıları kesinlikle güçlendirdi (iktidar bloku kavramını belirli bileşenlerin egemenliği altında çeşitli sermaye kesimlerini ve devlet elitlerini bir araya getiren, sağlamlaşmış olmakla birlikte çatışmalı ve dinamik bir yapıya sahip blok olarak tanımlıyorum).
Yeni büyüme verileri, Şimşek'in programının ödemeler dengesi krizini önleme konusunda başarılı olmuş olabileceğini ancak yatırımın belirleyici bir rol üstlendiği istikrarlı büyüme için bir kalkış platformu oluşturmak da dahil olmak üzere pek çok açıdan yetersiz kaldığı görüşünü destekler nitelikte. Kısacası 2021-23 döneminin adımları geride kaldı ve fakat geleneksel kemer sıkma ile yüksek faize ek olarak hedef gözeten teşvikler ve finansal istikrar ortamında yeni bir ihracatçı kalkış olacağına dönük Şimşek söylemi de çoktandır kadük oldu.
Aşağıda, WDI Dünya Bankası verilerine (2015 sabit ABD doları) dayanan ortalama GSYH büyüme oranlarını ve GSYH bileşenlerinin ortalama büyüme katkılarını sunuyorum:

Covid-19 yıllarını (2020-21) dışarıda bıraksak ya da 2021-23 döneminin özgüllüklerini ön plana çıkarmak amacıyla dönemlendirmeyi değiştirsek dahi, ortalamalar neredeyse değişmiyor. Hesaplamam, 2014-19 döneminde net ihracatın büyümeye çoğunlukla olumlu katkı sağlamış olmasına karşın, (bir versiyonu 2021-23'te zirveye ulaşan) önceki büyüme stratejisinin ekonomiyi daha derin bir oynaklığa sürüklediğini ve büyüme modelinin kendisini değiştirmeyi başaramadığını ortaya koyuyor (konuyla ilgilenenler, 21. yüzyıl stratejilerinin Mısır ile karşılaştırmalı daha kapsamlı analizini içeren 2024 tarihli makalemizi okuyabilir). Şimşek, 2024’ü programın ilk yılı olarak kodlayıp, 2026-27’de değişimin başlayacağı vaazı veriyordu. Son büyüme verileri böyle bir değişimin görünürde olmadığını, verili koşullar altında da (jeopolitik riskler, Türkiye’li sermayedarların pazarlarında daralma ya da durağanlık, yüksek petrol fiyatları ve kürede yüksek enflasyon beklentisi) olmayacağını söylemeyi gerekli kılıyor.
Yeni GSYH büyüme verileri, önceki birkaç çeyreğe kıyasla belki de daha büyük bir önem taşıyor; zira Erdoğan yönetimi, otoriter yönetim pratikleri bakımından yeni bir sayfa açtı (bir mahkeme kararıyla ana muhalefet partisinin başına işbirlikçi birinin atanması yoluyla partinin fiilen kapatılması adımından bahsediyorum). Burada son olarak vurgulamak istediğim nokta şu: Düşen büyüme, Erdoğan yönetiminin toplumsal tabanına ve iktidar bloğunun mevcut yapılanmasına atılmış bir dinamit niteliği taşıyor. 2027'ye kadar herhangi bir plebisit ya da seçim yarışına gidilmeyeceğini öngörmek son derece makul (Türkiye'deki seçim ortamını adil olmayan bir zemin olarak nitelendirmek güç olsa da). Fakat bu büyüme oranları göz önünde bulundurulduğunda neler beklenebilir?
Erdoğan yönetiminin mevcut koşullar altında söylemi kontrol etmesi ne denli güç olursa olsun, toplumsal bir seferberlik ya da 2026 ABD-İsrail-İran savaşının başlangıcından daha sarsıcı olağanüstü bir gelişme yaşanmadığı sürece, Şimşek'in ekibi ve mevcut politika yapıcılar planlarını (kamu harcamalarını denetim altında tutmak, düşük gelirli kesimlerin talebini baskılamak ve hafif pozitif reel faizlerin yardımıyla 2026 sonuna kadar enflasyonu yüzde yirmilerin üst bandına indirmek) uygulamaya devam edecekler. Ne var ki, otoriter liderin seçmen taleplerini gözettiğine dair sinyaller ve somut bazı kazanımlar (kazanım görünümünde ulufeler) olmaksızın siyasi rejim büyük yıpranma yaşar. En geç 2026 sonbaharına kadar, jeopolitik risklerin ve Şimşek programının yarattığı tahribatı hafifletmeye yönelik kapsamlı teşvik paketleri ve hedef gözeten kredi programlarının hayata geçirilmesini bekleyebiliriz. 2027'de gündeme gelecek olan hanehalkı tüketimini canlandırmaya yönelik kredi genişlemesi olmaksızın, bu adımlar erken seçim ya da plebisit sinyali olarak yorumlanamaz.
Tuhaf bir biçimde, Şimşek programının olumsuz sonuçlarını törpülemeye yönelik bahsettiğim muhtemel tedbirler, 2016 ve 2018'de gözlemlediğimize benzer biçimde küçük ve orta ölçekli üreticilerin döviz biriktirme eğilimini de körükleyebilir.
İktidar blokunun kaynayan bir kazan gibi olacağını da öngörmek gerekiyor. Ne yazık ki pek çok siyasi yorumcu, Şimşek programına dair hoşnutsuzluğu Erdoğan yönetiminin başlıca rakiplerini (Özel-İmamoğlu ekibini) tasfiyeye yönelik politikalara karşı bir tepkiyle özdeşleştirecek. İktidar bloku bileşenlerinin asıl rahatsızlık duyduğu husus, baskının kendisi değil; bu baskının ehlileştirilmiş bir muhalefet üretmeyebileceği ihtimali.
Öne Çıkan Gelişme: ABD'li Senatör Bernie Sanders, federal hükümetin ABD menşeli yapay zeka şirketlerindeki hisselerin yüzde ellisine el koymasına ve bir varlık fonu kurmasına olanak tanıyacak iki yasa tasarısını Kongre’ye sundu: Yapay Zeka Veri Merkezi Moratoryum Yasası ve Amerikan Yapay Zeka Varlık Fonu Yasası. Aynı hafta (bu bülteni hazırlarken) Kanada Başbakanı Mark Carney bir yapay zeka stratejisi açıkladı: "Herkes İçin Yapay Zeka." Birbirine zıt iki çizgi; ancak her ikisi de önümüzdeki aylarda yapay zekanın nasıl tartışılacağını büyük ölçüde şekillendirecek. Baskın çizginin genel bir yansıması için Carney'nin strateji belgesine göz atabilirsiniz. Ben de küresel Güney'den yapay zeka strateji belgelerini, özellikle bulut egemenliği boyutuyla takip etmeye devam edeceğim.
Makale: Gazze'deki soykırımı arka plan olarak alan "liberal ve kural temelli uluslararası düzenin" çöküşü ile uluslararası hukukun ve insani yönetişimin başarısızlıkları üzerine kaleme alınan akademik çalışmaları izliyorum. Third World Quarterly dergisinin özel sayısı birkaç gün önce yayımlandı; açık erişimli birkaç makale de bulunuyor. İbrahim Fraihat ve Abeer Al-Najjar'ın editörlüğünü üstlendiği Gazze Soykırımı ve Küresel Kuzeyin Krizi başlıklı çalışmaya göz atabilir, özel sayının girişiyle başlayabilirsiniz: https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/01436597.2026.2672512
Bu sayı sırasında bir iş görüşmesiyle meşgul olduğumdan yalnızca birkaç Türkçe podcast dinleyebildim; bu nedenle podcast ve popüler kültür bölümünü bu seferlik atlıyorum.