Meridiem #4 (Türkçe): Erdoğan yönetimi açısından fırtına atlatıldı, ancak yeni bulutlar toplanıyor
Çok partili seçimlerin yapıldığı ve protestolara ya da farklı seslere alan tanıyan herhangi bir rejimde anketlerde önde giden ana muhalefet partisinin liderinin mahkeme kararlarıyla görevden uzaklaştırılmasının maliyeti yüksek olabilir. Oynaklığı yönetmenin bir yolu, son üç haftada Türkiye’de görüldüğü üzere etkilerin zamana yayılması ve bazı zararların ertelenmesi olabilir.
21 Mayıs’tan bu yana, Türkiye ekonomisini izleyenlerin dikkat etmesi gereken üç gösterge mevcut: rezervler, faiz oranları ve varlık dolarizasyonu. Bu göstergelerin bize sunduğu bilgi, Erdoğan yönetimi açısından fırtınanın büyük ölçüde atlatıldığını gösteriyor. Aynı zamanda bu kriz ve çalkantı yönetebilme durumu, Macaristan tarzı bir otoriter rejimden çıkış yolu umutlarının (otoriter iktidarın seçim yoluyla, açıktan hasım rakipleri ya da bir zamanlar müttefik olan gruplar tarafından yenilgiye uğratılması) kesin olarak berhava olmasına yol açabilir.
Son üç haftada swap işlemleri hariç tutulduğunda, Merkez Bankası rezervlerinin 20 milyar ABD doları üzerinde kaldığını gördük. Geçen hafta itibarıyla bu miktar 29,4 milyar ABD dolarına ulaştı. Dolayısıyla, siyasi fırtına sırasında kaybedilen rezerv miktarı yaklaşık 10 milyar ABD doları düzeyinde kaldı. Yerleşik bireylerin döviz mevduatları ise Mayıs 2026’daki seviyesinin birkaç milyar dolar altında kalmaya devam etti (son veriye göre yaklaşık 147 milyar ABD doları) ve ufukta dramatik bir değişim işareti bulunmuyor. Öte yandan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 11 Haziran’da politika faizini yüzde 37’de ve gecelik faiz oranını yüzde 40’ta sabit tutma kararı aldı.
Resmi politika faizi değişmemiş olsa da, ABD-İsrail’in 2026’da İran’a karşı başlattığı savaşın ilk haftasından bu yana ortalama fonlama faizi yüzde 40 seviyesinde. Ortalama fonlama faizindeki bu durum, Şimşek ekibinin kredibilitesine darbe vuruyor; çünkü bu politika yapıcılar, 2025’in sonlarında 2026’da fonlama maliyetlerinin belirgin biçimde düşeceğini ve böylece 2025 ortalarında başlamış olan eğilimin daha da güçleneceğini vaat etmişlerdi. Aşağıda görülen ortalama fonlama maliyetindeki değişim (Haziran 2023 – Haziran 2026) politika faizinden daha açıklayıcı bir tablo sunuyor. Zira zaman zaman politika faizleri kağıt üzerinde kalabiliyor ve resmi faiz oranı ile ortalama fonlama maliyeti arasındaki fark ortaya çıkabiliyor (hatta fark açılabiliyor).

Finansal piyasalardaki sakinlik ve üç temel göstergeden ikisinde neredeyse sıfıra yakın değişim yaşanması, üçüncü göstergedeki (rezerv kaybı) bozulmanın ise oldukça sınırlı kalması nedeniyle Erdoğan yönetiminin fırtınayı atlattığı söylenebilir. Ancak bu görünümün ardında, Haziran 2026 itibarıyla ufukta çeşitli bulutlar belirdiğini eklemek gerekli.
Bu noktada sizi Mehmet Şimşek’in 8 Haziran 2026 tarihli röportajına götürmek istiyorum.
Orta Doğu’daki savaşın maliyeti ve orta vadeli ekonomik program hakkındaki soruları yanıtlayan Şimşek, programının faydalarının daha ağır bastığını ve yalnızca finansal istikrar alanında değil, reel sektöre destek konusunda da sonuç ürettiklerini (her cephede mücadele ettiklerini) yineledi. Bu argümanı açıklamak için ihracat odaklı sektörlere sağlanan reeskont kredilerini örnek gösterdi. İlgili kısmı aşağıya da ekliyorum:
Şimşek: Eximbank’ın [ihracat odaklı sektörleri destekleyen kamu bankası] sermayesi 13,8 milyar liraydı, 100 milyar liraya çıktı.
Hakan: Eee niye şikayet ediyorlar [ihracatçılar]?
Şimşek: Durun müsaade edin… gelicem ben oraya.
Kaynak: CNN Türk yayını, 8 Haziran 2026
Bu diyalogun ardından Şimşek, düşük faizli krediler, reeskont kredileri ve esnaf ile çiftçilerin faiz ödemelerinden kaynaklanan yüklerin kamu tarafından üstlenilmesi gibi çeşitli destek örnekleri sıralıyor. Bu konuşma önemli; çünkü programın sunucusu (Erdoğan yönetiminin basın kollarından Hakan) ihracatçıların memnuniyetsizliğini gündeme getirmek zorunda hissediyor. Üstelik Şimşek, Eximbank’ın ödenmiş sermayesinin kendi döneminde başlamayan sermaye artırımlarını da ekleyerek sekiz katına çıktığını iddia ederek kamuoyunu yanıltıyor. Ancak Kamu İşletmeleri raporlarından takip ederek söyleyebiliriz ki, bu sekiz katına yükselme Türk Lirasının tarihte eşine az rastlanır değer kaybı yaşadığı yılların da kısmen içinde olduğu beş yıllık bir dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla Eximbank’ın ödenmiş sermayesindeki reel artış, yıl sonuna kadar en fazla yüzde 10-15 civarında olacak, hatta muhtemelen bunun da altında kalacak.
Bu oranlar Şimşek ekibini memnun edebilir. Nitekim bu veriler, Erdoğan’ın bir gün önce Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu toplantısında yaptığı konuşmada kullanması için kendisine iletilmiş; konuşmasından anlıyoruz. Ancak ihracatçılar açısından bunun anlamı oldukça sınırlı; çünkü talepleri daha fazla kredi ve daha fazla finansman seçeneği. Çok sayıdaki örnek arasından, Merkez Bankası’nın faiz kararının hemen ardından dile getirilen bir örneği seçtim. Malatya Ticaret ve Sanayi Odası’ndan bir temsilci, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği üyesi KOBİ’lere yönelik düşük faizli kredi programı kapsamında sunulan 3 milyon TL’lik kredi limitinin işletmelerin finansman ihtiyaçları göz önüne alındığında yetersiz olduğunu belirtiyor (video aşağıda). Bu kredi, anaparanın ödenmediği altı aylık bir dönem sunuyor olsa da, faiz oranı küçük ve orta ölçekli üretici ve ihracatçıların arzu ettiği kadar düşük değil.
BloomberHT yayını, 11 Haziran 2026
Peki ekonomik yönetim neden daha önce yaptığı gibi (2016’da, 2018’de ve Covid-19 salgını sırasında ve sonrasında birçok kez olduğu gibi) ucuz kredilerin önünü daha fazla açmıyor? Bunun temel nedeni varlık dolarizasyonuna ilişkin duyulan endişe. Görünen o ki, sadece hanehalklarının değil, geçmişteki ucuz kredi kampanyalarının ardından küçük ve orta ölçekli işletmelerin de dövize yönelmesi, politika yapıcıların hafızasında canlılığını koruyor. Bu nedenle Kredi Garanti Fonu kredileri ve reeskont kredileri sunuluyor; ancak limitler artırılmıyor, hacimleri geçmiş kredi genişleme dönemleriyle kıyaslanabilecek düzeylere ulaşmıyor ve ihracatçılar kredi paketlerinden, limitlerden ve finansman olanaklarından memnun kalmıyorlar (hatta şikayet ediyorlar).
Kısaca bu sorun yumağı ortasında beklenmesi gerekenler şunlar:
Bir önceki sayıda da belirttiğim gibi, ortalama fonlama maliyeti birkaç ay içinde birkaç yüz baz puandan daha fazla düşürülmezse kapsamlı teşvikler ve yeni hedefli kredi programları kaçınılmaz hale gelecektir. Elbette, bu tarz bir hafifletici önlem, şikayetleri karşılayan müdahaleyi takiben şirketlerin varlık dolarizasyonu riski bulunuyor. Üstelik bunun kartopu gibi hanelerin varlık dolarizasyonuna etki etmesi de yadsınmayacak bir olasılık.
Şimşek ekibi planlarını sürdürmekte kararlı, ancak direksiyon bekledikleri gibi dönmüyor. Türk lirasındaki değer kaybını kontrol altında tutmak enflasyonist baskıları hafifletmeye yardımcı olabilir; fakat ekonomik programın yan etkilerini ortadan kaldırmıyor. Bu yan etkileri yönetmeye çalıştıklarında kamu bankalarına daha fazla başvurmak ve kurdaki değer kaybını sınırlamak için daha yüksek rezerv harcamak zorunda kalacaklar.
Elbette başka bir yöntem daha mevcut: Pozitif reel faizleri koruyarak talebi daha da baskılamak. Lakin bu yaklaşım sürdürülebilir değil; çünkü düşük büyüme oranları, muhafazakâr Erdoğan yönetiminin en çok hoşlanmadığı sonuç. Yüksek politika faizlerinden ve kesinlikle yüksek enflasyondan bile daha fazla rahatsızlık yaratan bir olgu. İster seçimsizleştirilmiş, ister muhalefetsizleştirilmiş diyin, bir büyüme koalisyonunun inşa ettiği bu plebisiter rejimin kaldıramayacağı bir şey.
Öne Çıkanlar:
Mayıs ayının sonlarında bazı yatırım bankacılarının yorumlarının ardından, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) Türkiye ile olası döviz takası (swap) anlaşmaları yapabileceğine dair spekülasyonlar gündeme geldi. Swaplar yalnızca Çin gibi büyük güçler tarafından da zor duruma düşen ülkelere destek amacıyla kullanılıyor. Ancak bu araçların kullanım alanı sınırlı ve renminbinin uluslararasılaşma sürecini yavaşlatan yönleri de bulunuyor. Bu konuda, Aditi Sahasrabuddhe’nin birkaç gün önce New Political Economy’de yayımlanan “How China swaps: the operation of RMB currency swaps in emerging and developing markets and their impact on currency internationalisation” başlıklı makalesini tavsiye ederim.
Praksis’in yeni sayısı geçen hafta Dipnot tarafından yayımlandı. Sayının başlığı Yeniden Kapitalist Devleti Tartışmak. Önümüzdeki haftalarda sayıda yer alan bazı makaleleri değerlendirmeyi umuyorum.
Röportaj:
Susan Strange’ın yapısal gücün dört ayağı olarak tanımladığı üretim, finans, bilgi ve askeri güç alanlarından hareket eden Schwartz, Amerikan hâkimiyetinin hangi alanlarda aşındığını ve hangi alanlarda sürdüğünü değerlendiriyor. “Empire Suicide Watch” başlıklı röportaj okunmaya değer.
Video / Podcast:
Evrensel’de yürüttüğümüz Kriz Notları programında, Ümit Akçay ile birlikte Bülten #3 ve #4’te sunduğum fikirleri ve verileri de kapsayan bir tartışma sürdürdük. Son bölümümüze göz atabilirsiniz: “Büyüme, enflasyon, faiz: Türkiye ekonomisi nereye? | Kriz Notları”