Türkiye'nin Siyasal Rejiminde Yeni Olan Nedir?
Meridiem’in bu sayısını ilk bakışta oldukça soyut görünen iki kavrama (rejim biçimi ve devlet biçimi) ve bunları Türkiye'nin güncel siyasal bağlamına nasıl uygulayabileceğimizi tartışmaya ayırıyorum.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, bu hafta başında Türkiye'nin resmi haber ajansında yayımlanan yazısında ülkede seçimler için en uygun zamanın 2028 ilkbaharı olduğunu savunurken, TBMM Başkanı kendisinin (ve Erdoğan yönetimindeki bazı çevrelerin) yeni anayasa arzusunu tekrar dillendirmekle meşguldü.
Kurtulmuş: Kimilerine göre anayasa sadece kurucu meclisler, kurucu iradeler tarafından yapılır... artık geldiğimiz noktada Türkiye için milletten başka, milli iradeden başka, milletin sözünden başka bir kurucu irade asla kabul edilemez, düşünülemez ve başka bir güce kurucu irade yaftası yakıştırılamaz (8 Haziran 2026)
Bu açıklamalara bakıldığında, her şeyin önceki yılların ve ayların bir tekrarı olduğu düşünülebilir. Ancak son 15 ay içinde Türkiye'nin siyasal manzarasında önemli bir değişim yaşandı. Bu değişim, bazı gözlemcilerin öne sürdüğü gibi saltanat düzeninin son aşamasına gelinmesi ya da Azerbaycan tarzı bir otokrasinin inşasının sona ermesi değil. Yorumcuların önemli bir bölümü, yaşanmakta olan dönüşümün yalnızca bir kısmını ele alıyor. Türkiye'deki siyasal rejim altında gerçekten yeni olanı kavrayabilmek için, ilk bakışta ezoterik görünen ama son derece işlevsel iki kavrama, yani rejim biçimi ve devlet biçimi kavramlarına daha yakından bakmamız gerekiyor.
Rejim biçimindeki bir değişim (bu konudaki tarihsel materyalist literatürü esas alıp tartışmayı güncelleyerek kısaca ifade edecek olursak), siyasal partiler ve gruplar arasındaki ilişkileri ve devletin temel erkleri (yürütme, yasama ve yargı) arasındaki etkileşimi ifade eder. Devlet biçimi ise bu ilişkilerin ötesinde bir anlama sahip. Devletin sermaye birikimine nasıl müdahale ettiğini ve yurttaşlarını nasıl şekillendirildiğine dair bir kavram. Bu iki odak noktası devlet biçiminin temel özelliklerini belirler; ancak bunlardan yalnızca birinde meydana gelen köklü (geçici değil, süreklilik taşıyan ve esaslı) bir dönüşüm yeni bir devlet biçiminden söz etmek için yeterli olabilir. Son elli yılın siyaset bilimi literatüründe en sık incelenen devlet biçimleri arasında refah devleti, kalkınmacı devlet ve otoriter neoliberalizm yer alıyor. Elbette her sınıflandırmada olduğu gibi, sermaye birikimine müdahale biçimlerinin, dünya ekonomisine eklemlenme modellerinin ve demokratikleşmeden otoriterleşmeye uzanan siyasal uygulamaların ülkeden ülkeye gösterdiği çeşitlilik nedeniyle bu listeye başka devlet biçimleri de eklenebilir.
Otoriter rejimler, kendilerini yeniden üretirken yalnızca baskı ve zor kullanımına değil, aynı zamanda kooptasyona da dayanırlar. Burada "rejim" kavramını kullanırken esas olarak siyasal gruplar arasındaki etkileşimi düzenleyen kurallar ve kurumları kastediyorum. Buradaki kullanımım, ana akım siyaset bilimindeki yaygın rejim tartışmasından çok farklı değil, ancak ana akım siyaset bilimi, devlet-sermaye-yurttaş ilişkilerinin oluşturduğu düzleme ve rejim biçiminin bu matris içinde nasıl işlediğine ilgi göstermiyor; aynı şekilde alternatif siyasal hareketleri ve siyasal alanları da tartışmaya katma ihtiyacı duymuyor. Sermaye birikimine dönük devlet müdahalesi, yeniden yapılanma süreçleri ve bunların alternatiflerini ancak eleştirel kavramlar aracılığıyla açıklamak mümkün görünüyor.
Otoriter rejimlerin sergilediği en dikkat çekici dinamiklerden biri, görünürdeki güç ile yapısal kırılganlığın aynı anda var olmaları. Bu iki unsur belirli siyasal grupların sürekli bastırılmasından ve marjinalleştirilmiş kesimler, azınlıklar kadar, emek örgütlerinin temsilcilerinin de karar alma süreçlerinden dışlanmasından neşet ediyorlar. Türkiye'de rejim içindeki mevcut dönüşüm son haftalarda seçimlerin anlamını yitirmesi, saltanata yöneliş, çok partili siyasetin sonu gibi kavramlarla da açıklanıyor. Bu kavramlar, dönüşümün yalnızca tek bir yönünü aşırı vurgulayarak siyasal dışlamanın daha da derinleştiği izlenimini sunuyor. Ancak betimleyici güçlerine ve imgesel başarılarına karşın, söz konusu kavramlar ortaya çıkan tabloyu bütünlüklü biçimde açıklayamıyor; dolayısıyla siyasal tartışmayı olması gereken yerden uzaklaştırıyor.
Yeni olan ne, on yıldır süregelen ne?
Erdoğan yönetiminin son hamlelerinin, iktidardaki kadroların seçim kaybetmeyeceği bir siyasal zemin yaratmaya hizmet ettiği doğru. Türkiye'de seçimler 2017 referandumundan bu yana yönetenlerin üstünlüğünü onaylayan ve onlara yeni hamleler imkanı sunan plebisitler niteliği taşıyorlar. Ancak buradan hareketle seçimlerin ya da çok partili yaşamın sona erdiğini söylemek doğru değil. Çünkü Türkiye'de seçimler/plebisitler yapılmaya devam edecek ve süper başkanlık sistemi altında ciddi bir kriz yaşamalarına rağmen siyasal partiler halen belirleyici öneme sahipler. Bugünkü hamleler, seçilmiş temsilcileri görevden alarak milyonlarca insanı fiilen siyasal temsil hakkından mahrum bırakıyor; ancak bu da Türkiye'deki otoriterleşme açısından yeni bir olgu değil. Önümüzdeki seçimlerde, yeni bir toplumsal seferberlik yaşanmazsa, katılım oranının oldukça düşük olması muhtemel. Lakin sıkça gözden kaçırılan noktayı tekrar vurgulamak gerekirse, seçimlerin yapılmayacağına işaret eden bir gösterge bulunmuyor; tam tersine, yaklaşan seçimlere ilişkin yol haritasının ayrıntılarını her hafta biraz daha fazla öğreniyoruz. Son olarak, süper başkanlık altında benzeri görülmemiş bir güç yoğunlaşması yaşanıyor; fakat bu da yeni değil, on yıldır sürüyor.
Dolayısıyla Erdoğan yönetiminin ana muhalefet partisini ve diğer çeşitli partileri hedef alan hamleleri (CHP’ye ne olduğu birçok başka partiyi de söylemsel, stratejik ve faaliyetler açısından doğrudan etkileyecek) seçim sahasını bir kez daha iktidar lehine şekillendiriyor. Bu durum sadece CHP'nin değil, bir parti olarak AKP’nin yaşadığı krizi de yansıtıyor. Aynı zamanda seçimlerin uzun zaman önce eski anlamını yitirdiği bir zeminde otoriter kooptasyonun yeni yöntemlerini de gösteriyor.
Öyleyse, güneşin altında (ya da Türkiye'nin siyasal rejiminde) gerçekten yeni olan bir şey var mı? Evet, var. Daha önce seçimlerin Erdoğan yönetimini sona erdirebileceğine inanan milyonlarca CHP seçmeni ve farklı muhalif kesimler artık seçim sürecinin kendisine olan inançlarını kaybediyor. Bunu Macaristan tipi bir geçişe duyulan inancın kaybı olarak adlandırabiliriz. Uçum'un yazısından hemen sonra çeşitli eski AKP yöneticilerinin partilerini ve nihayetinde devleti 2030'lu yıllarda ya da yaklaşan seçimlere doğru ve sonrasında kimin sevk ve idare edeceğini tartışmaya başlaması tesadüf değil. Son 15 ay içinde, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın önde gelen rakibinin tutuklanması ve ana muhalefet partisinin iktidar eliyle bölünmüş olması nedeniyle, Türkiye'de Erdoğan yönetiminin seçim yoluyla değiştirilebileceğine dair umut büyük oranda ortadan kalkıyor. Koltuğundan uzaklaştırılan Özgür Özel etrafında oluşan yoğun ilgi, eğer sıradışı gelişmeler olmazsa, birkaç ay içinde sönümlenecek. Bu arka planda seçimsizleştirme uygun kavram değil, “seçimlerin anlamını yitirmesi ifadesi” bu gelişmelerden bahsediyor, fakat o da tek başına olan biteni açıklamaya yetmiyor.
Peki son bir aydaki ya da son 15 aydaki gelişmeler, bazı seçkinlerin saltanata uygun yeni bir rejim inşa ettiği anlamına mı geliyor? Tam olarak değil. Çünkü bazı yorumcuların saltanata geçiş olarak nitelendirdiği gelişmeler aslında daha önce başlamıştı. Sürecin temel dönüm noktalarından biri, Selahattin Demirtaş'ın tutuklanmasıydı. Demirtaş, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaklaşık yüzde 10 oy almış bir adaydı ve 2015-16 döneminde ortaya çıkan yeni Erdoğan yönetimine ve yeni rejim biçimine karşı direnişin en önemli simgelerinden biri hâline gelmişti. (Alternatif siyasal aktörlerin tasfiyesi ve hapsedilmeleri yoluyla seçmenlerin fiilen seçeneksiz bırakılması anlamında) Seçimlerin anlamını yitirmesi de en az on yıllık bir geçmişe sahip. Bu süreç, 2010'ların ortalarında yaşanan seçim ihlalleri, kayyum atamaları ve hatta önceki yıllarda Kürt siyasetçilerin tutuklanmalarıyla, 2014 yılında yeni seçilen Cumhurbaşkanı'nın anayasayı ihlal etmesiyle ve 2016-2018 arasındaki olağanüstü hal uygulamalarıyla şekillendi. Liste daha da uzatılabilir.
O zaman bu hamleleri, manevraları, tekrarları ve dönüşümleri nasıl anlamalıyız? En basit ifadeyle 2025-26 döneminde gözlemlediğimiz olgu, ana muhalefet partisinin bölünmesidir. Böyle bir bölünme yalnızca Erdoğan sonrası geçiş sürecinin ana merkezi olma adayını (hatta o hale gelmiş bulunan CHP’yi) zayıflatmakla kalmayacak, aynı zamanda 2027-28 seçimleri/plebisitleri öncesinde eskiden Erdoğan yönetimi yanlısı çok sayıda aktörün yeni adresini de ellerinden almak demek. Biraz daha öteye gidelim. Seçim sürecine olan inancın kaybı ve ana muhalefetin parçalanmasının ötesinde bir mesele mi söz konusu? Kanımca, evet.
Bugün yaşananlar, henüz tamamlanmamış ancak tamamlanması beklenen yeni bir devlet biçimine geçişi besliyor. Türkiye'de devlet biçimi 1980'den bu yana otoriter ve neoliberal özellikler taşıyor. Buna karşılık, bu devlet biçimi altında rejim birkaç kez değişti (şimdilik kendi dönemlendirmemin ayrıntılarını buraya taşımıyorum). Bugünkü rejim biçimi 2017 referandumu ve 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ortaya çıktı (bu da on yıllık bir geçişin sonunda gerçekleşti). 2018 sonrasında siyasal partiler büyük ölçüde güç kaybetti, yürütme organı yalnızca diğer erkler üzerinde üstünlük kurmakla kalmadı, aynı zamanda Erdoğan'ın süper başkanlığı altında devletin tüm karar alma süreçlerini belirler hale geldi. Bir rejim biçiminin ötesinde yeni bir devlet biçimine geçiş hamleleri ise hiç bitmedi. 2021-23 dönemindeki "yeni ekonomi modeli" deneyimini ve Erdoğan ile yakın çevresinin 2020'li yıllar boyunca yaptığı yeni anayasa çağrılarını bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Sadece bu çağrılar ve deneyimler değil, aynı zamanda son derece merkezileşmiş ve oldukça kısıtlayıcı bir plebisiter otokrasiyi kurmaya yönelik kararlı siyasal müdahaleler de dikkate alındığında, bugün devlet biçimindeki dönüşümün yeni bir aşamasını izlediğimiz söylenebilir.
Macaristan tipi bir değişim ihtimalinin ortadan kalkması, son on yılda devlet biçimini değiştirmeye yönelik atılan binlerce adımdan yalnızca birini simgeliyor görünüyor. Bu süreci açık uçlu bir süreç olarak okuyorum; dolayısıyla yeni bir devlet biçimine geçişin tamamlanmış olmadığını buraya eklemek gerek. 1980 askeri darbesini izleyen iki yıllık işkence, tutuklamalar ve askeri yönetim dönemi (ki bunların öncesinde de 1970'lerin sonlarında yaşanan katliamlar, yaygın işkence ve devlet krizi bulunuyordu), Türkiye'de otoriter neoliberalizmin yeni devlet biçimi olarak ortaya çıkmasının esas bileşenlerindendi. Bugün 2020'lerde yaşanan ve yaşanması beklenen dönüşüm çok daha uzun sürüyor. Eğer ana muhalefet partisindeki bölünmeyi yeni tutuklamalar, muhaliflerin siyasal örgütlenme kapasitesinin daha da zayıflatılması ve Erdoğan ile yakın çevresinin belirlediği 13. Cumhurbaşkanı ve ekibinin göreve gelmesi (ya da bunların göreve gelişinin hazırlanması) izlerse, ortaya çıkacak yeni devlet biçimini – daha uygun bir kavram bulunana kadar – yarı-faşist bir biçim ya da kısıtlanmış plebisiter otokrasi olarak adlandırmak mümkün olabilir. Bu yeni devlet biçimi, sadece vatandaşların siyasal temsili konusundan farklı modülerlikler barındırmakla kalmayıp, seçkinler arasındaki mücadeleyi iyice kısıtlayan bir devlet-vatandaş ilişkileri setini öne çıkarabilir. Bu yeni devlet biçimi sermaye birikimine müdahale konusunda da Şimşek programından ya da onun değiştirilmiş bir versiyonundan farklı bir modele dayanabilir. Çünkü Şimşek programı 2023-24 döneminde yeni bir ödemeler dengesi krizini önlemiş olsa da, uyguladığı kemer sıkma politikalarının uzun vadede sürdürülebilir olmadığı açık. Yeni devlet biçiminin, Erdoğan'ın 2020'li yılların başından itibaren sürekli gündeme getirdiği ve TBMM Başkanının 2023'ten bu yana savunduğu yeni anayasa ile kurumsallaşması beklenebilir; ancak bunu zaman gösterecek.
Bitirirken, rejim biçimi ile devlet biçimi arasındaki ilişkiyi yeniden vurgulamak istiyorum. Rejim biçimindeki bir değişim devlet biçimindeki dönüşümün önünü açabilir; ancak bu iki süreç arasında otomatik bir geçiş ya da zorunlu bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Türkiye örneğinde, 2010'larda yaşanan organik devlet krizi, kısıtlı parlamenter sistemden 2018'de yürürlüğe giren süper başkanlık rejimine geçişle sonuçlandı. Ancak bu rejim değişikliği devlet krizini çözmedi; aksine devlet biçiminin değişme ihtimalini güçlendirdi. 2018'de yeni rejimin kurulmasından bu yana, iktidar seçkinlerinin yeni bir devlet biçimine doğru attıkları adımlara tanıklık ediyoruz. Muhafazakar/faşist blok içindeki seçkinlerin hedeflerine henüz tamamen ulaştıkları kanaatinde değilim. Ancak önümüzdeki yıllarda bu bağlamda başarı elde etmelerinin önünde ciddi bir engel kalmamış görünüyor. 2025-26 döneminde tanık olduğumuz yeni siyasal düzenleme, hem rejim biçimini hem de devlet-sermaye-yurttaş ilişkilerinin matrisini, yani devlet biçimini değiştirmeye aday duruyor. Daha uygun bir kavram bulunana kadar, gözlerimizin önünde günbegün serpilen bu yeni kümeyi "otoriter devlet 2.0" olarak adlandırabiliriz. Daha iyi bir sıfat bulana kadar diyelim.
Öne Çıkan
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat tartışılırken, geçen ay çok daha önemli bir gelişme yaşandı. Kate Mackenzie ve Tim Sahay analizlerinde, ABD'nin müttefiklerini Çin'den koparma stratejisinin başarısız olduğunu ve Washington'ın attığı adımların birçok ülkeyi Pekin'e daha da yaklaştırdığını; bunun sonucunda işbirliğini önceleyen bir yaklaşımın Trump yönetimi içinde bile güç kazanmaya başladığını savunuyorlar: The Beijing Pivot (12 Haziran 2026).
Makale
Akif Avcı'nın "The Gang is Bigger Than Five: A Critical Analysis of State–Capital Relations in Turkey" başlıklı makalesi Journal of Contemporary Asia dergisinde çevrimiçi erişim kapsamında yayımlandı. Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları ve son yıllarda yoğunlaşan otoriter kooptasyon dikkate alındığında, çalışma ayrı bir önem taşıyor, devlet-sermaye ilişkilerini eleştirel bir perspektiften ve tarihsel materyalist bir yöntemle incelemenin önemini bizlere yeniden hatırlatıyor. Aynı zamanda, bir dönem muhalefette yer alan bazı siyasal aktörlerin de başvurduğu söylemleri aşabilmek için gerekli analitik araçları tartışıyor.
Video / Podcast
Merkezi planlama gerçekten başarısız mı oldu? Araştırmacılar ve yorumcular, sosyalizmin geleceğinde merkezi planlamaya yer olmadığını mı savunmalı? Sovyetler Birliği'nin çözülüşünü ve merkezi planlamanın sona ermesini verimsizlik, etkisizlik ve bilgi eksikliğiyle açıklayan yaklaşım birçok açıdan zayıf. Bu tartışma, Vivek Chibber'in Jacobin dergisine verdiği "Socialism Has a Future. Central Planning Doesn't." başlıklı röportajın ardından yeniden gündeme geldi. Chibber'in verimliliği açıklamak için kişi başına gelir göstergesini ve planlayıcı üzerindeki yükleri ölçüt olarak kullanması ciddi sorunlar barındırıyor. Üstelik aynı ölçütler kabul edilse dahi ileri sürdüğü argümanlar ikna edici değiller. Konuya ilişkin iyi bir özet ve eleştirel değerlendirme için Paul Cockshott'ın "A Reply to Chibber" başlıklı videosunu izleyebilirsiniz.